Ek Dosyayı İndir

Report
ANDLAŞMALARIN ÇATIŞMASI
Devletler aynı anda tarafları farklı devletlerden
oluşan pek çok andlaşmanın tarafı olabilirler.
Zaman içerisinde taraf olunan bazı andlaşmalar,
eski andlaşmalarla aynı konu ve kapsamda
olabilir. Aynı konuda, taraflarından en az birini
aynı devletin oluşturduğu birden fazla andlaşma
bulunması, andlaşmaların çatışması olarak
adlandırılır. Zira böyle bir durumda devlet aynı
anda, aynı konuda farklı yükümlükler altına
girmiş demektir.
Andlaşmalar bazen, başka andlaşmalara açıkça
gönderme yaparak, çatışma durumunda hangi
andlaşmanın üstün tutulacağını belirtebilir. Bu
durumda, söz gelimi, yeni yapılan bir
andlaşmanın, eski tarihli bir andlaşmaya tabi
olduğu, dolayısıyla çatışan hükümler söz konusu
olduğunda eski andlaşmanın üstün tutulacağı
belirtilmiş olabilir.
Eski andlaşmanın mı yoksa yeni andlaşmanın mı
geçerli olacağı hakkında eski andlaşmada
herhangi bir madde yoksa Viyana Andlaşmalar
Hukuku Sözleşmesi Madde 30’ a göre hüküm
verir.
Bu Madde’den çıkarılacak hükme göre;
Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi
andlaşmanın taraflarının hepsinin aynı
olması olasılığı ile tarafların farklı olması
olasılığını ayrı ayrı hükme bağlar.
Buna göre, eski tarihli bir andlaşma ile yeni
tarihli bir andlaşmanın taraflarının hepsi aynı
ise yeni tarihli andlaşma üstün tutulur ve eski
tarihli andlaşmanın sadece yeni tarihli
andlaşmayla
çatışmayan
hükümleri
uygulanmaya devam eder.
İki andlaşmanın taraflarının farklı olması
durumunda ise eğer iki andlaşmaya da
taraf olan devletler var ise bu devletler
arasındaki ilişkide yine yeni tarihli
andlaşma hükümleri üstün tutulacak,
eski tarihli andlaşmanın yeni tarihli
andlaşmayla çatışmayan hükümleri
uygulanmaya devam edecek, sadece bir
andlaşmaya taraf olan devlet ise bu
durumdan etkilenmeyecektir.
ANDLAŞMALARIN SONA ERMESİ
 Her devlet çeşitli konularda pek çok iki veya çok
taraflı andlaşmanın tarafıdır. Bu andlaşmalar
devletlere bazı yükümlükler yükler. Devletler bu
andlaşmaların sonsuza dek bağlayıcı olmasını
istemeyebilir. Bu durumda devletler doğal olarak
andlaşmaların sona ermesini isteyebilirler.
Uluslar arası hukuk, andlaşmanın sona ermesini
mümkün kılan hükümlerin yanında, keyfiliği
ortadan kaldıran, güvence sağlayan hükümler de
içermektedir.
A-) Andlaşma Hükmüyle Sona Erme:
Andlaşmaların kendi içlerinde sona
ermeyle ilgili barındırmış oldukları
maddeden dolayı Andlaşma Hükmüyle
andlaşmalar sona erdirilebilir. Örneğin:
andlaşmanın belli bir zamana kadar
olduğu
veya
belli
bir
olayın
gerçekleşmesiyle sona ereceği zaten
daha baştan taraflarca belirlenmişse
andlaşma
içinde
bulundurduğu
hükümle sonra erebilir.
B-) Tarafların İradesiyle Sona Erme
 Bir andlaşmanın, taraflarının hepsi aynı
yönde karar verdiği takdirde, tamamen
veya kısmen sona erdirilmesi yahut yeni
bir andlaşmanın bazı hükümlerinin
geçersiz
kılınması
mümkündür.
Tarafların
iradesiyle
sona
erme
nedenlerine subjektif
sona erme
nedenleri denilir.
C-) Fesih veya Çekilmeyle Sona Erme:
Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesinin 56.
Maddesine göre: Taraflar fesih veya çekilme
ihtimalini andlaşmada belirledikleri takdirde
taraflar andlaşmayı sonlandırabilir. Eğer
andlaşma metninde fesih ya da çekilmeyle
alakalı bir madde yoksa andlaşmanın sona
ermesi için tarafların bu yönde beyanlarını
ortaya koymuş olmaları gerekir.
D-) Andlaşmanın İhlali Sonucu Sona Erme
Viyana Andlaşmalar Hukuku’nun 60. maddesine
göre: Bir andlaşmanın önemli bir şekilde ihlal
edilmesini, andlaşmanın kısmen veya tamamen
sona erdirilmesi yahut yürürlüğün durdurulması
(askıya alınması) için bir sebep olarak kabul eder.
Sözleşmeye göre önemli ihlal, sözleşmenin kabul
ettiği sona erme nedenleri olmaksızın bir
andlaşmanın tanınmaması yahut andlaşmanın
konusu veya amacının gerçekleşmesi için temel
olan bir hükme aykırı davranılmasıdır.
ULUSLAR ARASI HUKUK
KİŞİLERİ
A-) DEVLETLER
B-) ULUSLAR ARASI
ÖRGÜTLER
DEVLETLER
Devlet, uluslar arası hukukun önde gelen
kişidir. Uluslar arası hukuk öncelikle
devletin hak ve yükümlülükleriyle
ilgilenir. Hukuk kurallarının varlığı ve
uygulanması devletlere dayandığı için,
uluslar arası hukuk için geleneksel
olarak ‘Devletler Hukuku’ deyimi
kullanılmıştır.
Tanım ve Kapsamı
Devlet, belirli bir coğrafi alanda yerleşmiş, bir
siyasal otorite altında yaşayan insan
topluluğunun oluşturduğu sürekli egemen
varlık, olarak tanımlanabilir.
Uluslar arası Hukuk’ta kabul gören tanıma göre
devlet, belirli bir ülke parçası üzerinde
teşkilatlanmış olan bir siyasi otorite altında
yaşayan insan topluluğunun oluşturduğu
sürekli egemen varlıktır.
Devlet’in kişilik olarak uluslar arası
sağladığı hak ve yetkiler şu şekildedir:
alanda
A-) Uluslar arası alanda hak sahibi olma ve bu hakkı
ileri sürebilme ehliyeti,
B-) Borçlanma ve
tutabilme ehliyeti
eylem
işlerinden
sorumlu
C-) Diğer uluslar arası hukuk kişileri ile hukuki
ilişki kurabilme ehliyeti.
Genelde bir devletin var olabilmesi için 4 unsur
aranmaktadır.
1-) Ülke (Belli bir coğrafi alana sahip olma)
2-) İnsan Topluluğu
3-) Siyasal Otorite
4-) Egemenlik
I-) ÜLKE
Devlet
ülkesi,
bir
devletin
egemenlik
yetkilerine sahip olduğu yeryüzü parçası
olarak tanımlanabilir.
A-) Kara Ülkesi: Toprak, toprağın altı, nehirleri
ve gölleri kapsar. Her devletin kara ülkesi
mevcuttur.
B-) Deniz Ülkesi: Denize kıyısı olan devletlerin
iç sularını ve karasularını kapsar.
C-) Hava Sahası: Hava sahası ise yukarıda
zikredilen yerlerin üstündeki esas itibariyle
atmosfer tabakasından oluşur. Buna karşılık
uzay devletin hava sahası dışında kalır.
I.1. Sınırlar
Bir ülkenin sınırları ilke olarak andlaşmayla
belirlenir. Andlaşmada sınırların hangi öğelere
göre belirleneceği saptanır ve eylem ve
boylamlarla gösterilir. Taraflar sınır konusunda
anlaşamadıkları takdirde sınır belirlerken
ulusulararası yargı organlarına başvurabilir.
BM Örgütü Andlaşmasının 4. maddesine göre;
devletlerin ülke bütünlüğüne ve siyasal
bağımsızlığına karşı
kuvvet kullanılamaz.
Dolayısıyla, sınırlar kuvvet yoluyla değiştirilemez.
* Uti Possidetis İlkesi:
Latince bir kelime olan Uti Possidetis
Türkçe’de neye sahipsen ona sahip kal
demektir. Bu ilke mevcut sınırların
korunması gerektiğini dile getirir.
Mevcut sınırların korunması yani Uti
Possidetis günümüzde artık genel bir
uluslar arası hukuk kuralıdır.
2- İNSAN TOPLULUĞU
Ülkede yaşayan insan nüfusunun kalabalık olup
olmaması, devletin unsuru bakımından önemli
değildir. Devletin uyruklarının yanında yabancı
uyruklarda bulunabilir. Devletin unsuru olarak
insan topluluğunun aynı ırk ve dinden olması
gerekmez.
Eşitlik Problemi: Nüfusları farklı olsa da devletlerin
birçoğu eşitlik ilkesinden kaynaklı problemlere
maruz kalabilmektedir. Nüfusu bir milyardan
fazla olan bir devletle (Çin) nüfusu on bin civarı
olan bir devlet (Tuvalu) BM genel kurulunda eşit
oya sahip olabilmektedir.
2.1 Halkların Geleceklerini Belirleme Hakkı(Self-Determination ilkesi)
 Kendi geleceğini belirleme anlamına gelen “self-
determination”,
kökenini
xıx. yy daki
“milliyetler ilkesinde” bulan bir siyasi kavramdır.
Bir ulusa mensup bireylerin bağımsız devlet
kurma hakkına sahip olmaları anlamına gelen bu
esas 1789 ve 1848 Fransız devrimlerinin etkisiyle
Batı’da yayılarak, xıx. Yy. da İtalya’nın ve
Almanya’nın birliğinin fikri temelini atarken aynı
esas
Osmanlının
parçalanmasında
etkili
olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı sonrası ABD başkanı
Wilson’un 1918 yılında ortaya attığı 14 ilkeden
biri olan “self-determination” genellikle çift
anlamlıdır:
 Her Devletin Halkının, kendi siyasi rejimi ve
anayasal düzenini serbestçe belirleyebilmesi;
Ülke
topraklarının
ayrılması
veya
katılmasının, ilgili nüfusların serbestçe ortaya
koydukları
iradeye
uygun
şekilde
gerçekleşmesi.
 BMÖ’nün 1. maddesine göre “halkların hak
eşitliği ve geleceklerini belirleme hakkına dayalı
dostane uluslar arası ilişkilerinin geliştirilmesi
esas alınmaktadır”.
 Self-determination
ilkesi uygulamada bazen
referandum düzenlenmesine yol açmaktadır. Bir
devlete katılma ya da ayrılma için halk oylaması
gereklidir (BM Genel Kurul, 1514 sayılı kararı).
Benzer şekilde UAD’nin 1975 tarihli Batı Sahara
Danışma Görüşüne göre, halkların serbestçe ifade
ettikleri iradesine saygı esas alınmalıdır.
*Self Determination’un Sınırları
Her ne kadar BM andlaşmasının 1. maddesinde
halkların geleceklerini belirleme hakkı halkların
insiyatifine bırakılmışsa da bu hak hak eşitliğine
saygı gösteren devletlerin zoraki parçalanmasına
yol açmamalıdır.
Referandum yoluyla ayrım olabilmesi için
referanduma giden ülkenin iradesi şarttır.
Egemen ve eşit devletler referanduma gitmeyi
öngörmemişse normal şartlar altında bir ülkeden
self-determination ilkesine dayanarak ayrılmak
mümkün değildir.
Sonuç olarak halkların geleceklerini
belirleme hakkı, uluslar arası belgelerde
bir “ayrılma hakkı” (right to secession)
olarak kabul edilmemektedir. Devletler
kendi
bütünlüklerini
bozmak
istemediklerinden,
uluslar
arası
hukukun geleneksel ilkeleri (egemen
eşitlik, ülkenin toprak bütünlüğü, siyasi
bağımsızlık) ağır basmaktadır.
3-) SİYASAL OTORİTE
 Bir devletten söz edebilmek için belirli bir ülkede
yerleşmiş bir insan topluluğu, halk yeterli
değildir. Ayrıca, devlet işlerini görebilecek bir
örgütlenme olmalıdır. BMÖ Genel Kurulunun
2625 sayılı kararı gereği; “her devlet bir başka
devletin herhangi bir müdahalesi olmaksızın,
dilediği siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel
sistemini seçme hususunda vazgeçilmez bir
hakka sahiptir”
Siyasal otorite (geniş anlamda “hükümet”)
sayesinde devlet uluslar arası ilişkileri yürütür.
Hükümet, devleti diğer devletlerle ilişkilerde
temsil ettiği için, varlığı ve kimliği uluslar arası
ilişkileri
ve
uluslar
arası
hukuku
ilgilendirmektedir.
 Devletin oluşabilmesi için, siyasal otoritenin
etkin olması gerekir. “Etkinlik” ise, ülkede düzen
ve asayişin sağlanması, uluslar arası taahütlerin
yerine
getirilebilmesi
gibi
temel
devlet
fonksiyonlarını gerçek anlamda yerine getirme
yeteneğini ifade eder.
 Kısaca uluslar arası hukukta önemli olan, siyasal
otoriteye sahip devleti uluslar arası alanda
taahhüt
altına
sokabilecek
kurumların
bulunması ve ülkede meydana gelebilecek
olaylardan
doğan
sorumluluğun
devletçe
üstlenilebilmesidir.
***
Federal devletlerde uluslar arası alanda yetkili
mercii federal hükümettir. Federe birimlerin yetki
alanına giren eylemler bir üçüncü devlete zarar
verdiği zaman dahi sorumlu ve muhatap birim,
federal devlettir.
4-) EGEMENLİK
Egemenlik, devletin temel ölçütüdür.
Devletlerin egemenliği aynı zamanda
uluslar arası hukukun temel ilkesidir.
Egemenlik, devletin herhangi üst bir
otoriteye tabi olmaksızın iç ve dış
işlerinde bağımsızlığını, yetkilerin tam
ve münhasır olmasını ifade eder.
Dolayısıyla; Devlet, kendi yetkilerini
bizzat kendisi belirler.
Egemenliğin Özellikleri
 A-) Yetkinin Genel Olması: Devlet, ülkesindeki
siyasal rejimi, kamu hizmetlerini ve özel kişiler
arasındaki ilişkileri düzenleme konusunda genel
bir yetkiye sahiptir.
 B-) Yetkinin münhasır olması: Yetkiler ülke
devletinin tekelinde olup, onun rızası alınmadan
başka devletler bu ülkede herhangi bir eylemde
bulunamaz.
4.1. EGEMENLİĞİN KORUNMASI
İç İşlere Karışmama İlkesi:
Devletlerin bağımsızlığı ve egemen eşitliği
prensibinin
zorunlu
gereği,
iç
işlerine
karışılmaması ve müdahale edilmemesidir; zira
bir devletin iç işlerine karışıldığı takdirde ilgili
devletin egemenliği zarar görecektir.
İç işlere karışmama (non-intervention prensibi),
uluslar arası toplumun, bir devletin siyasal rejimi
ve genel olarak ulusal yetki alanına giren
konularla ilgilenmemesi anlamına gelmektedir.
Müdahale Yasağı
İç işlerine karışmama ilkesinin spesifik bir yönü
“müdahale yasağıdır”. Buna göre, başka bir
devletin ülkesinde onun rızası olmadan herhangi
bir eylemde bulunulmayacaktır.
Müdahale yasağı, özellikle 19. yüzyıl boyunca
Avrupa ve ABD’nin çok sayıda müdahalelerine
maruz kalan Latin Amerika ülkelerinde
geliştirilen bir ilkedir ve 1948 yılında Amerikan
Devletleri Örgütünün Kurucu belgesi Bogota
Şartında en geniş ifadesini bulmuştur.
Bu şarta göre, devletin kişiliğine, siyasi, ekonomik,
kültürel unsurlarına karşı sadece silahlı saldırı
değil, her türlü tehdit ve karışma uluslar arası
hukuka aykırıdır. Benzer şekilde BM Genel
Kurulunun 2625 sayılı kararı da iç işlere
karışmama ve müdahale yasağı ilkelerine yer
vermektedir.
BM temel ilkelerini belirten BM Andlaşması 2.
Maddesine göre, “devletlerin özü itibarıyla ulusal
yetkisine giren işlere BMÖ’nün karışmasına izin
verilemez” şeklindedir.
Müdahale Yasağı İlkesinin Sınırları:
İç işlerine karışmama ilkesi mutlak ve sınırsız
değildir. Bazı durumlarda devletlerin iç
işlerine karışılabilmektedir. Esas itibariyle
ilgili devletin kendi rızasına dayanarak bazı
konularda iç işlerine müdahale olabilir. Bazı
durumlarda ise, müdahaleye mevzu bahis
olan konu uluslar arası bir sorun teşkil
ediyorsa devletlerin rızasına gereksinim
duyulmadan müdahalede bulunulabilir.
 Devlet andlaşma yoluyla taahüt altına girerek ulusal
mahfuz alanını (yetki alanını) daraltabilir. Özellikle
bazı uluslar arası örgütlere üyelik sonucunda milli
sayılan ya da iç işleri diye nitelendirilebilecek konular
uluslar arası alana intikal edebilir.
Örnek: Avrupa Konseyi Statüsü (1949 Londra
Andlaşması), üyeler için çoğulcu parlamenter
demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına
saygı koşullarını öngörür. Bu örgüte üye olan devletler
artık söz konusu ilkelere bağlı kalmak hususunda
uluslar arası alanda taahhüt altına girmişlerdir.
Bir ulus-üstü oluşum olan AB’ye üye devletler kendi
rızalarıyla bir andlaşma çerçevesinde bazı durumlarda
iç işlerine müdahale edilebileceği olasılığına kapı
aralamıştır.
İnsani Müdahale Sorunu
Kesin ve açık bir tanımı olmamasına rağmen
genellikle insani müdahale bir ülkede yaşayan
insanları pek yakın ve hayati tehlikeden korumak
için o ülkede girişilen eylemler olarak
tanımlanabilmektedir.
Ama
uygulamadaki
bazı
örnekler
insani
müdahalenin kötüye kullanılmaya elverişli
olduğunu da göstermektedir.
Müdahalenin kötüye kullanılmaması için önerilen
bazı ölçütler ise, tehlike arz eden durumla
müdahale arasında orantının gözetilmesi,
müdahalenin süresi ve amacına ilişkindir.
Her ne kadar BMÖ Güvenlik Konseyinin 688 sayılı
kararına göre insani müdahale insani yardım şeklinde
lanse edilip kuvvete başvurmayla alakalı herhangi
açık bir madde içermese de bazı devletler insani
müdahalede gözetilmesi gereken -ölçüt ve müdahalekriterlerini gözetmeksizin ilgili devlet üzerinde kendi
amaçları için kuvvet kullanabilmektedir.
Örnek 1, 1991 Körfez Savaşında BMÖ Irak hükümetini
ülkedeki bazı sivil nüfuslara uygulanan baskı ve
şiddetten dolayı kınamış ve yapılacak yardım
faaliyetine izin verilmesini istemiştir. Bu karar Batılı
Devletler tarafından askeri müdahaleye zemin
oluşturularak değerlendirilmiş ve Irak devletine
askeri müdahalede bulunulmuştur.
2: ABD’nin 1983’de birkaç günde
gerçekleştirdiği
Grenada
müdahalesi,
vatandaşlarını korumaya yönelik bir insani
operasyon olarak sunulmuştur. Ancak, bu
müdahale aslında mevcut yönetime karşı
girişilen bir askeri harekattır.
Örnek 3: Nato’nun 1999 başında gerçekleştirdiği
Kosova Müdahalesi: BM Güvenlik Konseyi
Kosova örneğinde uluslar arası barış ve
güvenliğin tehdit altında olduğunu saptamasına
rağmen
almış olduğu 1160 ve 1199 sayılı
kararlarda herhangi bir askeri müdahaleyi
meşrulaştırmamıştır. Ama buna rağmen NATO
Kosova’ya askeri müdahalede bulunmuştur.
Örnek
Örnek 4: 1994 yılında gerçekleştirilen Ruanda
örneğinde ise ülkedeki soykırımın son bulması
için BM Güvenlik Konseyi 924 sayılı kararıyla
Ruanda’da insani yardım operasyonuna (en son
aşamada kuvvet kullanılabilir ibaresiyle) izin
vermiştir.
Genelde “uluslar arası hukuka uygunluğu”
sağlamak ve bir hakkı korumak” silahlı kuvvet
kullanmayı meşrulaştırma da bazı istisnai
durumlarda BM Andlaşmaları kuvvet kullanmayı
meşru sayar.
Kuvvete Başvurma Yasağının İstisnaları
1-) Meşru Müdafa: Meşru müdafa hakkı bir örf ve
adet kuralı olup, BM Andlaşmasının 51.
maddesinde teyit edilmiştir. Ülkesini saldırıya
karşı korumak ve kurtarmak üzere kuvvet
kullanmak doğal bir haktır.
2-) Terör: BM Genel Kurulunun 1970 tarihli Dostça
İlişkiler Bildirisi teröre desteği uluslar arası
hukuka aykırı saymaktadır. Teröre destek olan
devletlere uygulanacak önlem bakımından, eğer
ağır, ciddi terör hareketlerine bir destek
mevcutsa, meşru müdaafa çerçevesinde bu
devlete karşı kuvvet kullanılabilir.
3-) Soykırım:
“Bir milli, etnik, ırksal veya dini grubu bu sıfatları
nedeniyle tüm olarak veya kısmen yok etmek
amacıyla öldürmek, bedeni ve zihinsel olarak
ciddi zarar vermek, böyle bir amaçla tasarlanmış
yaşam koşullarına bilerek sokmak, grup içinde
doğumları önlemeyi amaçlayan önlemler almak,
çocukları zorla bir başka gruba aktarmak
fillerinden her biri soykırım sayılır”…
Yukarıdaki tanımda geçen her bir ayrı fiili işleyen
devlet için BMÖ kuvvet kullanmayı meşru
görebilir…
DEVLETİN TANINMASI
 Devletin tanınması, yeni bir varlığın bir devlet
oluşturduğunun, tüm hukuki sonuçlarıyla kabul
edildiğini bildiren işlemdir.
 Bir devlet hukuki olarak tanınmamışsa bu
devletin kendisini tanımayan devletlerle ilişkide
devlet muamelesi görmesi ve eşit düzeyde
ilişkilerde bulunması zordur. Ayrıca, bu devletin
uluslar arası toplumda andlaşma yapma, yargı
bağışıklığından yararlanma, andlaşmalara taraf
olma ve uluslar arası örgütlere üye olabilme hakkı
yoktur.
Hukuki olarak tanınan bir ülkenin hukuki tanınmışlığı
geri alınamadığı gibi tanınma işlemi tanıyan ve
tanınan devlet arasında kalır. Bu işlem öteki
devletleri bağlamaz. Diplomatik ilişkilerin kesilmesi
demek o ülkenin tanınmadığı anlamına gelmez.
Tanınmanın Koşulları: Bir devletin tanınıp
tanınmaması devletlerin takdirindedir. Uluslar
arası hukukta bir tanıma veya tanımama
yükümlülüğünden söz edilemez. Dolayısıyla,
devletler siyasi tercihleri doğrultusunda hareket
edebilirler. Tanıma bir hukuki işlem aynı
zamanda serbestçe kullanılan bir yetki, bir siyasi
karardır.
Siyasi yönü ağır basan “tanıma” ilişkisinde bazı
devletler erken tanınabilirken bazı devletler ise
geç tanınabilmektedir.
Örnek 1: 1903’de bir ayaklanma sonucu
Kolombiya’dan ayrılarak kurulan Panama’nın
henüz tüm unsurlarıyla bir devlet mahiyeti
kazanmamış olmasına rağmen, Panama birkaç
gün içinde ABD tarafından tanınarak inşa
edilecek kanal hakkında andlaşma imzalamıştır.
Örnek 2: Tüm unsurlarıyla bir devlet mahiyeti
kazanan SSCB’yi ise ABD 15 yıl, Portekiz ise 50 yıl
tanımamıştır.
***Stimson Doktrini: Günümüzde BM tarafından
birçok kez (1948 Bogota şartı, 1970 BM Dostça
İlişkiler Bildirisi vs) dikkate alınan siyasi ve
ahlaki nitelikte bir öğretidir. Stimson Doktrinine
göre uluslar arası hukuka aykırı bir şekilde kuvvet
kullanma sonucu oluşan devletlerin tanınmaları
şaibeli olup devletlerin bazı devletleri tanırken
gözetmiş olduğu kriterler tartışılmalıdır.
Kısacası Stimson Doktrini; uluslar arası hukuka
aykırı bir biçimde kuvvet kullanımı sonucu oluşan
devletlerin ve ülke kazanımlarının tanınmaması
yönünde görüş bildiren siyasi ve ahlaki bir ilkedir.
***De Facto Tanıma: Filli tanımadır. Tanıma siyasi
olaylar sonucu geri alınabilir.
***De Jure Tanıma: Hukuki tanımadır
bağlayıcılığı vardır. Geri alınamaz.
ve
 Genellikle devlet kurumları yerleşip anayasal
statüye eriştiğinde hukuki tanıma yoluna gidilir.
ÜLKENİN EL DEĞİŞTİRMESİ VE ARDILLIĞI
Ülkeler iki şekilde edinilebilir: sahipsiz ülkelerin
edinilmesi ve ülkenin bir devletten diğerine
geçmesi.
A-) Sahipsiz Ülkelerin Edinilmesi
Genelde tarihte kalmış bir tür ülke edinme şekli
olan sahipsiz ülke edinme Batılı güçler, büyük
keşifler döneminden itibaren XX. Yüzyılın başına
kadar devam etmiş bir olgudur. Fiili işgal 1885
Berlin Konferansı Genel Senedinde bir ülke
edinirken
ilk
şartlardan
biri
olarak
değerlendirilirken günümüzde işgal uluslar arası
hukuka aykırı sayılmaktadır.
Günümüz uluslar arası alanında sahipsiz ülke
olmadığı gibi yerli halkların yaşadığı mekanların
işgal suretiyle edinilmesi 1975 tarihli Batı Sahra
Danışma Görüşünde UAD’nın belirttiği üzere
kabul edilmemektedir.
Aynı şekilde UAD’nin ilgili kararı üzerine
kabilelerin ve sosyal ve siyasi bir örgütlenmeye
sahip halkların yaşadığı yerleri sahipsiz ülke
saymak mümkün değildir.
B-) Ülkenin Bir Devletten Diğerine Geçmesi
Ülkenin
el değiştirmesi prensip olarak
andlaşmayla olur; başlıca şekilleri de barış
andlaşmaları, sınır andlaşmaları, para karşılığı
ülke kazanılması ve birleşmedir.
Fransa 1803 tarihinde Louisiana’yı; Rusya’da 1867 de
Alaskayı ABD’ye para karşılığında bırakmıştır.
1967 tarihinde ise İngiliz Roy Bates sahibi olduğu
dünyanın en küçük devleti olan “Sealand” i satışa
çıkarmıştır.
Bazen ülkeler andlaşma dışı yöntemlerle de el
değiştirebilir:
A-) Tek yanlı Örgüt Kararı: Uluslar arası örgüt
kararıyla ülke kazanılmasının tarihte bazı
örnekleri vardır: 16 Aralık 1925 tarihli Milletler
Cemiyeti Konseyi kararıyla Musul Irak’a
verilmiştir.
BMÖ
ise
1947’de
Filistinin
Bölüşmesini kararlaştırmıştır.
Oysa günümüzde uygulamada her ne kadar
aksaklıklar olmuş olsa da ülkeler BM
andlaşmasında yer alan “halkların geleceklerini
belirleme” hakkı ekseninde el değiştirebilir.
B-) Dağılma ya da Bağımsızlık
Ülkelerin El Değiştirmesi:
Kazanmayla
1960-1970 yılları arasında birçok ülke bağımsızlık
sonucu el değiştirmiştir. Bazı durumlarda ise bir
imparatorluğun çökmesiyle beraber ülkeler el
değiştirebilir. 1990 -1991 yılları arasında SSCB’nin,
1993’te ise Yugoslavyanın dağılması olaylarından
sonra yeni bağımsız ülkelerin ortaya çıkması gibi.
Devletlerin Ardıllığı
Devletlerin ardıllığı (halefiyeti) ülke üzerinde
meydana gelen egemenlik değişikliğinin hukuki
sonuçlarını belirleyen uluslar arası hukuk
kuralları olarak tanımlanabilir.
Daimi bir ülkesel değişim sonucu bir ülkede uluslar
arası ilişkilerden sorumluluğun bir devletten
diğerine geçmesi olarak da tanımlanan ardıllık,
bu gibi durumlarda nasıl davranılması hakkında
hukuk doğurur.
Devletler tarafından özel bir düzenleme yoksa
uluslar arası hukuk andlaşmaları için genelde
aşağıdaki kriterlere bağlı kalma zorunluluğu
vardır.
 farklı öngörülmemişse, yeni devlet önceki
devletlerin yaptıkları andlaşmalara bağlıdır.
 Ayrılan
devlet,
sömürge
durumundan
bağımsızlığa kavuşan bir devlet değilse, önceki
devletin yaptığı andlaşmalara ilke olarak bağlıdır.
 Bağımsızlığına yeni kavuşan bir devlet, daha önce
dış ilişkileri bir başka devletçe yürütülmüş bir
devlet ise önceki devletin yaptığı andlaşmalara
bağlı değildir. Bu ilkeye “tabula rasa” ilkesi denir.
*** Bölünme ve ayrılma hallerinde ortaya çıkan
devletlerin ise uluslar arası örgütlere üyelik
bakımından otomatik bir ardıllık söz konusu
değildir.
*** Ana ilke olarak, ardıl devlete önceki devletin
tüm
malvarlığı
geçmektedir.
Bu
intikal
kendiliğinden gerçekleşir ve herhangi bir ödeme
yapılmaz…

similar documents