bazı kavramların içi

Report
Mayıs 2009
Bu bölümde; ülkemizde birilerinin “totem”
haline getirip, baskı aracı olarak kullandıkları
”laikçilikle” ilgili (ağızlara sakız yapılan) bazı,
kelimeler üzerinde kısaca durulacaktır…
NOT:
Topluluğumuzda bilinçsizce “Tanrı” ve “Allah” kelimelerinin birbirinin yerine
kullanıldığını görmekteyiz. Tanrı kelimesi geniş kapsamlı olup kullanıcının niyetine
göre içeriği değişir. Şöyle ki: Tanrı, bir putperestin taptığı putun adı, bir Hristiyan’ın
“baba” tanımlamasındaki taptığı kutsalının adı, bir Müslüman’ın taptığı yaratıcının adı
olarak kullanılabiliyor. Allah (cc) ise; “özel isim” olup, vahyin bildirdiği “yaratıcının”
adıdır. Bu isim semavi dinlerin dışında (insan icadı kutsallar için) kullanılamaz... Bu
sebeple ben; Bugünkü Hristiyanlığı ve batılı felsefecileri anlatırken “Tanrı” kelimesini,
İslâm’ı ve Müslümanları anlatırken “Allah” kelimesini bilerek kullanmaktayım.
Hristiyanlık, insanlar tarafından ilâveler-çıkarmalar yapılarak “orijinalliği bozulmuş”
bir dindir. Bunun bir örneği; kilisenin bu dini “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh” üçlemesiyle
takdimidir. Tanrı kavramının insan figürü “baba”ya indirgenmesi, insan olduğu biline
biline peygamber Hz. İsa’nın “Tanrıya oğul” yapılması, Hristiyanlığı “vahiy dini”
olmaktan çıkarmış “papaz dini / kilise dini” haline getirmiştir.
BATI ÇIKIŞLI
KAVRAMLARIN
TARİHÇESİ
Orta Çağ Avrupası’nda “ruhban sınıfı” oluşturan kilise, İncil’i
sadece kendilerinin anlayabileceğini söyleyerek Tanrı’nın ve
oğlu yaptıkları Hz. İsa’nın yeryüzündeki yegane temsilcisi
olduklarını ilân etmişlerdir. Bunun sonucu olarak Tanrı adına
konuşur olmuşlar ve takdis etme, aforoz etme, cennetin
anahtarını dağıtma, günah çıkarma, din adına yeni hükümler
koyma veya mevcuttan çıkarma vb. yollar ile “Hristiyan toplum”
üzerinde tam bir hakimiyet kurarak, mülk ve servet elde
etmişler, krallara dahi hükmeder hale gelmişlerdir.
Batı'da kilisenin Tanrı adına yaptığı insanlık dışı uygulamalar, insanları dinden
soğuttuğu gibi, felsefi akımların da kapısını açtı. İnsanlar kurtuluşu ortaya atılan
“felsefi akımlar” (Sekülarizm, Ateizm, Marksizm, Pozitivizm vb.) de gördüler…
Hristiyan dünyasında din karşıtlığının kolayca yayılmasının temel sebebi budur.
Hayatın dünyevileştirilmesi.
Dinin hayatın (özel hayat dahil)
bütün alanlarından dışlanması.
Devletin, din veya ideolojik
referansları kullanmadan, akli ve
objektif esaslara göre yönetilmesi.
Batıda, kilisenin artan baskılarına tepki olarak “laiklik”
fikri gelişti. Fikir hareketleri ve devrimlerle güç kazanan
elitler, kiliseyi yönetimden ayırabilmek için “Laisizm”e
sarıldı ve başarılı da oldu.
KİLİSE
TAASSUBUNDAN
İNKÂRCILIĞA
Aynı elit grup, papazlar sınıfının etkinliğini azaltabilmek
için de “Sekülerizm”i icat etti. Ancak, farkında olmadan
toplumu Tanrı’dan ayırdı…
“Ateizm” yayıldı…
Bir yaratıcı gücün
varlığını kabul
etmemek.
GELİNEN
NOKTA
Laik yönetimde
aşırılığa kaçmak.
Çağdaş aydınlar gelinen noktanın hiç de “insani” olmadığının farkına vardı.
Laiklik uygulamaları sorgulandı ve dindar açısından “yeni uygulamalar” başlatıldı.
“Demokrasi”, “İnsan Hakları” yükselen değerler haline geldi.
● Sekülerizm’e inananlar, insanımızın İslâm’la olan bağını koparıp, onu materyalist
yapmak için elinden geleni yaptı.
● İslâmi kimlikten koparılmak için “seküler kişilik” eğitimine tabi tutulan
toplumumuzda, değerler sıfırlanamadı; ancak, değer boşluğu (yabancılaşma,
yozlaşma) oluştu.
● Bürokratın seküler aklı (İslâmı dışlaması), çok farklı kültürel oluşumların zeminini
hazırladı. Doğu - Güneydoğu’da yaşanan sancı, Müslüman - laik farklılaşması, Sünni Alevi farklılaşması vb. bu sürecin ürünüdür.
● Seküler akım; Allah’a, topluma “hesap verme sorumluluğu”nu yitiren ‘sorumsuz’
bireyleri üretirken, her türlü hukuksuzluğu, ahlâksızlığı da meşrulaştırdı. Toplum
“serseri mayın” gibi ortalıkta dolaşan “sorumsuzların” tehdidi altına girdi.
● “Bir yaratıcıya inanmadıklarını” söyleyen ateistler, doğal olarak “semavi dinleri” de
kabul etmezler.
● Uygulamada; ateistlerin bazı “felsefi / ideolojik” fikirleri kendilerine din haline
getirdikleri görülmektedir.
● Ateist kesim, “materyalist batı aklı”nın Türkiye’deki ürünüdür. Ruh dünyaları millete
yabancılaşmış, yozlaşmış, kısacası sıfırlanmıştır. Bu sebeple milletle kayda değer ortak
zemini (paydası) yoktur.
(*)
SON İKİYÜZ YILI BELİRLEYEN BATI İNSANININ TARİHSEL SERÜVENİ
Batı medeniyetinin kökleri, Antik Yunan’dan bu yana dünyayı eksene alan “insan
merkezcilik”e dayanır. Tarihi süreç içinde Batı, yaşadığı tüm dalgalanmalara rağmen
(ihtilaller / Rönesans dahil) insan merkezcilik özelliğini yitirmemiş, aksine
pekiştirerek bugüne kadar varlığını ve etkisini sürdüre gelmiştir. Batılı için insanın
tanımı: “insan, dünyanın bir parçası değil; hâkimidir” olmuştur.
İnsanın her şeyin merkezine yerleşmesi, elbette ki, insanın yeteneğini sonuna kadar
kullanmasını mümkün kılmıştır. “Gücü, güç üreten araçları, silahları kontrol etme
isteği”, icat ve keşifleri; ardından da sömürgecilik, Batılıların doğa, insan ve insan
toplulukları üzerinde hâkimiyet kurmalarının “itici gücü” olmuştur.
Süreç içinde “Doğu Dinleri / Medeniyeti” (Budizm, Hinduizm, Taoizm, vs) Batı’ya
direniş güçlerini yitirdiler ve silindiler. İslâm medeniyeti ise Müslümanların zaafı
sebebiyle sahneden çekilmek zorunda kaldı. Bunun tek nedeni, elbette ki yalnızca
baskın Batı medeniyeti değildir. İslâm toplumları kendilerini, “kendi kökleriyle”
(Vahyin mesajıyla) besleyemediler.
Sonuçta Batı, sahnede yalnız kaldı. Bu yalnızlığın beraberinde getirdiği “yıkıcılık”,
sahneye yeni bir aktör çıkmadığı sürece de devam edecektir.
(*)
NOT: “Batılılaşma” ve “Çağdaşlaşma” Bölümleri, Yusuf Kaplan’ın makalelerinden
faydalanılarak hazırlanmıştır. (Yeni Şafak - 2002)
●Türkiye’deki Batıcı elitler, Batılı kavramları ve kurumları dinselleştirdiler, putlaştırdılar. Bunların
yapabildiği tek şey, “Ben ne diyorsam odur, benden başkası cehennemdir” söylemidir. Bu sebeple
“toplumdaki gerilim” bir türlü bitmiyor.
● Burada bir abartı yok: İslâm dünyasında da Batıcı / seküler figürler var; ama bu figürlerin hiçbiri
bizdeki gibi “hilkat garibesi”ni andırmaz. Türkiye’deki Batıcı / seküler figür, dünyada benzeri olmayan
bir “tip”. O yüzden geleceği de yok, vereceği de…
● Onlar; sığ insanlardırlar: İçinde bulunduğu topluma inat, yemeği sol elle yemek, soyunmak, alkol
tüketmek, batı müziği dinlemek vs… Onlar için Batılılaşma’dır.
● Dünyevi yaşantılarına engel gördükleri dini “hayattan silmek” isterler. Bunu başaramadıkları için de
hep saldırgandırlar.
●Türkiye’deki İslâmi söylem sahiplerinin Batıcıların kişilik ve ruh yapılarından büsbütün farklı kişilik
yapısına sahip olabilmeleri elbette zordur: Çünkü bu iki figür de en azından aynı “yer”de ama farklı
dünyalarda yaşıyor.
● Türkiye Müslüman'ının en önemli zaafı, “vahiy” ile doğru bir ilişkisinin olmamasıdır… Ama Batıcı
figür gibi kendinden nefret eden, kendini olumsuzlayan, dolayısıyla ben’ini ve yön’ünü yitiren bir figür
değil. Onun Batıcı figür gibi hem kendi ülkesinin, hem de dünyanın insanlarıyla sorunu yok.
● İslâmi söylem sahiplerinin önemli bir avantajları var: Potansiyel bir Özne’dir ve doğa / çağın değerleri
ile doğru ilişkiler kurabilme potansiyeli her zaman mevcuttur.Bu da dizlerinin üzerinde doğrulabilmenin
ilk şartıdır.
● Ülkemizde, “çağdaşlaşma”yı Batılılaşmak olarak algılayan ve sunan kişiler; Batı’yı, batı kültürünü,
düşüncesini, sanatını belirleyen / tanımlayan paradigmaları (değerler dizisini) kavrayabilecek analitik,
eleştirel ve derinlikli bir donanıma / zihin yapısına sahip değiller.
● Çağdaşlaşmak, çağın içine girebilmek, çağın ruhuna vakıf ve hâkim olabilmek demektir. Çağın
ruhuna vakıf ve hâkim olabilmek ise ancak aynı anda hem kendi (Özne) olabilmemizle, yani kendi
dinamiklerimizi, imkânlarımızı bilebiliyor, harekete ve hayata geçirebiliyor olabilmemizle; hem de farklı
olanı temel özellikleriyle fark edebiliyor; kavrayabiliyor, anlamlandırabiliyor ve farklı olanın dünyasına
nüfuz edebiliyor ve onunla yaratıcı ilişkiler kurabiliyor olabilmemizle mümkündür.
● Türkiye’nin Batıcıları hem çağa vakıf değiller; hem de kendi ben’leri yok; üstüne üstlük kendi
ben’leriyle (kültürel, düşünsel, tarihsel hafızalarıyla) bir nefret ilişkisi içindeler. Asla kavrayamadıkları
Batı’ya ise platonik bir aşk’la bağlılar. Dış görünüş itibariyle Batılı’lar... Çağdaşlıkları da, Batılılıkları da,
Müslümanlıkları da “simülatif” (sahte, yüzeysel).
● Bizim Batıcılar; psikanalistlerin paranoid şizofreni olarak adlandırdıkları paramparça (geçmişinişimdisi’ni-geleceğini birbirine karıştıran, zihni ve zihinsel melekeleri tarumar veya duman) olmuş bir
kişilik sergiliyor.
● Bu kişilerin (çağın yükselen değeri) demokrasiyi militan demokrasi olarak algılamaları; (insan
haklarını hiçe sayarak) Müslümanları, iğrenç / fanatik / kan emici olarak görmeleri kesinlikle doğaldır
ama normal değildir.
Günümüzde; “laisizmi” savunanlar, “koruma zırhına bürünebilmek”
için “Atatürkçülük”ü ön plana çıkarırlar. Fikirlerinin satır aralarında
onun “dine karşı olduğu” tezi yatar. Bunda zaman zaman dozu da
kaçırırlar… Bazıları da alkolünü Atatürk’le özdeşleştirerek adını
Atatürkçülük koyar. Posterleri kutsar, internete taşır, duvara asar…
● “Atatürk, en çok Atatürkçülerden çekmiştir. Kemalizm dine dönüştürüldü, Nutuk bu dinin kutsal
kitabı, Atatürk fotoğrafları da ikonası.” (Engin Ardıç - 20.5.2002)
● “Kemalizm meselesi tartışmalı Mustafa Kemal’in kendisinin Kemalist olmadığını düşünüyorum.
Kendisine “bize bir doktrin lazım” dediklerinde “Olmaz, donar kalırız” demişti. “
Ufuk Aras, ÖDP Genel Başkanı, 01.10.2001
Atatürk: “Bu ne sakat bir düşüncedir. Bu nasıl zihniyettir. Görülüyor ki, varmak istediğimiz hedef,
henüz en yakın arkadaşlar tarafından bile zerre kadar anlaşılmış değil. Biz öyle bir idare, öyle bir rejim
istiyoruz ki, bu memlekette, bir gün, padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka (parti) kurabilsinler.”
Hasan Rıza Soyak’ın Hatıratından, Yeni Şafak, 25.10.2001
Atatürk diyor ki: “Layığız dedik, dinle ilişiğimizi devlet olarak kestik. ‘Cumhuriyetiz’ dedik, rejimimizi
tehlikeye düşürmemek için saltanat devrini kötüledik, kazanılmış büyük zaferleri bile birkaç satırla
geçiştirmeye başladık. Latin harflerini aldık, yeni kuşakları binlerce yıllık geçmişimizin hazinesinden
yoksun bıraktık.” (Atatürk’ün Fikir Kaynakları, Milliyet Gazetesi, 15.11.1974)
Atatürk, Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’ân tefsir’i yazdırmış, bizzat
okumuş ve basılmasına izin vermiştir. Ayrıca hadis alimi Buhari’nin
kitabının meal ve yorumunu içeren bir kitap da yazdırmıştır.
Atatürk’ün, bu dini kitapları yazdırmak suretiyle neyi amaçladığı
hususunda değişik yorumlar yapılmaya devam edilmektedir…
Atatürk ve Din
Eğitimi, sh:42
Yrd. Doç. Dr.
Ahmet Gürtaş
Atatürk, dünya Müslümanlarına şu mesajı göndermiştir: “Bütün dünya Müslümanları,
Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed (SA)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve
verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli; İslâmiyet’in hükümlerini olduğu gibi
yerine getirmeli; zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilir.”
(Urduca Yayınlarda Atatürk, A.Ü. Dil ve Tarih Coğr. Fak. Yay, Ankara 1979, s: 102)
YORUM
Bir lider, başarının “milletinin kuvvet aldığı değerler”de yattığını bilir. Bu
değerlerden biri de “din”dir. Atatürk, bir Osmanlı paşası olarak İslâm’ı ve
onun toplum üzerindeki etkisini bilmektedir ve bu gücü savaş öncesi toplumu
harekete geçirebilmek için (Meclis ve Balıkesir örneğinde görüldüğü gibi)
zaman zaman kullanmıştır… Onun günahları, varsa inkârı kendisini ilgilendirir.
Laikçi kesim; “milletin siyasi tercihlerine” tepki olarak orduyu siyasete
müdahaleye davet eder. Bu talebin ne kadar tehlikeli olduğunu
ağızlarından düşürmedikleri Atatürk’ün ağzından dinleyelim.
Atatürk’ün Fikir
ve Düşünceleri,
Utkan Koca
Türk, sh: 305
BİTİRİRKEN
ORTAK DEĞERLER
Demokratlık
Bağımsızlık
Millilik
TBMM’ye Saygı
Milli Dış Politika
Dine Saygı
Tarihe Saygı
Milli Kalkınma
Vb….
ALTI OK
Cumhuriyetçilik
Halkçılık
Milliyetçilik
Laiklik
Devletçilik
İnkilapçılık
Bugün için kaç
ok kaldığı belli
değil.
Faydalandıklarıma teşekkürlerimle...
Mayıs 2009

similar documents